Türkiye’de tarikatlar güçlerini nereden alıyor?

0

30 Kasım 1925’te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı; türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik gibi unvanlar kaldırıldı. Ancak yasağa rağmen, çok köklü geleneklere sahip olan tarikatlar ve dini cemaatler, yeraltına çekilerek varlıklarını sürdürdü. Günümüz Türkiye’sinde sadece dini açıdan değil, siyasi, ekonomik ve sosyal açılardan da önemli bir gücü ellerinde tutuyorlar. Son dönemde bazı tarikat ve cemaatlerde yaşanan cinsel istismar ve yolsuzluk olayları bu yapıların yasaklanması veya denetlenmesi yönündeki talepleri gündeme getirdi. Ancak tek parti iktidarında yaşananlar, bu yapıların yasaklamayla ortadan kaldırılmayacağını da gösteriyor.

Tasavvufun etkisi

İlahiyatçı yazar Hidayet Şefkatli Tuksal, insanların bu yapılara farklı nedenlerle dahil olduğunu belirterek, “Bunlar arasında en önemlisi, kültürel yapımızda tasavvufun asırlardır etkili olması olgusudur. Tasavvuf, bir rehber eşliğinde ve tarikata has çeşitli yöntemlerle kişinin nefsini/ egosunu terbiye ederek kemale ermesi ve bu süreçte yaratıcıyla daha yakın bir farkındalık düzeyine ulaşması için kurulmuş bir sistemdir. Tarih boyunca tasavvufi ekoller her toplumda etkili olmuştur, Batı toplumlarında ve ülkemizde sekülerliğin yayılmış olması bile bu gerçeği değiştirememiştir. Dolayısıyla, kişilerin tarikatlara girmesindeki temel etkeni, yaratıcıyla daha sıkı bir bağ kurma ve tarikat yapısı içinde terbiye olma ihtiyacı olarak tanımlayabiliriz. En azından bütün tarikatların resmi olarak vadettiği şey budur” dedi.

Sosyal, ekonomik, siyasi fonksiyonlar

“Grup, hatta kalabalık bir cemaat haline gelmek, tarikatlara sosyal, ekonomik, siyasi fonksiyonlar kazandırmaktadır” diyen Tuksal, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tarikatlar ego terbiyesi yanında, bu fonksiyonları kendi bağlılarını güçlendirmek ve toplumda sözleri geçen etkin bir konuma yerleştirmek için kullanabilmektedir. Bu yüzden tarikatlara giren kişiler farklı amaç ve niyetlere sahip olabilirler. Sadece dini sebeplerle, ehliyetli bir mürşidin rehberliğinde egosunu terbiye ederek daha iyi bir insan ve yaratıcıya daha yakın bir kul olmak için tarikatlara girenler olduğu gibi, grubun elinde bulundurduğu sosyal, ekonomik ve siyasi güç avantajlarından yararlanmak için bu yapıya dahil olanlar da vardır. Her iki amaca birden ulaşmak isteyenler de olabilir”.

Tasavvuf literatüründen kaynaklanan hikaye ve mitlerde, şeyh ve mürşitlere önemli güçler atfedildiğine dikkat çeken Tuksal, “Dünya hayatında kendi kişisel çabalarının ebedi kurtuluş için yeterli olmayacağını düşünen kimi insanlar, böyle bir himayeye girerek ahiret endişesinden de uzaklaşmayı ummaktadırlar. Bütün bu gerekçeler, tarikatları insanlar için bu alemle öteki alem arasında bir irtibat alanı haline getirmekte ve büyüsü bozulmuş dünyaya büyüsünü geri vermektedir. Harry Potter hikayelerinin bu kadar sevildiği bir zamanda, tarikatların da revaç bulması anlaşılabilir bir durum diye düşünüyorum” ifadesini kullandı.

“AKP-Gülen ‘koalisyonunun’ iktidara gelmesiyle tarikatların önü açıldı”

Sosyal antropolog ve yazar Tayfun Atay ise 1925’te tarikatların yasaklanmasına rağmen yok olmadıklarını belirterek, “1950’lere kadar daha çok sakıngan bir şekilde, yasaklı bir gerçeklik olarak var oldular. 1950’lerden sonra dereceli olarak, 1980’lerden sonra daha belirgin bir şekilde, 1990’larla birlikte dine referanslı bir siyasi anlayışın iktidara yönelmesine bağlı olarak daha da yükseldiklerini görüyoruz. Ama 2000’lerde, AKP-Gülen Cemaati ittifakı döneminde de patladı bunlar” dedi.

Atay, sözlerini şöyle sürdürdü: “2000’lerin başından itibaren Erdoğan ve AKP ile Gülen Cemaati’nin ‘koalisyon’ denebilecek bir şekilde iktidara gelmesiyle birlikte tarikatların daha fazla teşvik gördüğünü, bir anlamda yasaklı halinin fiili olarak hiç kalmadığı bir tablonun ortaya çıktığını, önlerinin alabildiğine açıldığını söylememiz mümkün. Tarikat, cemaat oluşumlarının önünün açıldığını, hatta bir cemaatin bir şekilde dindar, muhafazakar partinin bünyesinde, bunun bir bileşeni olarak yer aldığını görüyoruz. Diğer oluşumların da özellikle Nakşibendiliğin bünyesinden çıkan farklı kolların 2020’ye kadar gelen bu süreçte Türkiye’de alabildiğine ekonomik ve politik olarak güçlendiklerini görüyoruz”.

“Dindar kimliğin ve kültürün halka en fazla hitap eden unsuru tarikatlar”

Modernitenin seküler bir yaşam biçimini öne çıkardığını, dini oluşum ve kurumların giderek gözden düştüğünü belirten Atay, buna karşılık 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren neo-muhafazakarlığın, güç kazanmaya başladığını ve Batı’da kült tarikatlar çıktığını söyledi: “Bunun Türkiye’de popüler katmanlarda yansıması, yasaklansa bile etkilerini sürdüren tarikatlar oldu. Bir anlamda modernitenin gerilemesi, İran İslam Devrimi’nin etkisi, Soğuk Savaşın bitiminden sonra her yerde İslami hareketlerin çıkışıyla, 80’lerden sonra Türkiye’de de bir İslami hareket kendini gösterir. Ama halk katında tarikatlar giderek daha fazla üye kazandı, kitlesel destekleri büyüdü”.

80’li yıllarda Türkiye’de kapitalizmin kendini giderek daha keskin bir şekilde gösterdiğine ve iç göçün hızlandığına dikkat çeken Atay, “Büyük şehirlere, özellikle İstanbul’a yığılan kitleler, ekonomik olmanın yanı sıra kendilerini kültürel, psikolojik bir yoksulluk içinde hissettiklerinde, şehir ortamına kültürel uyum sağlayamadıkları noktada bu kitlelere hitap eden tarikatlar, daha fazla ilgi çekmeye başladı” diye konuştu.

2000’li yıllardan sonra sekülerlik ve muhafazakarlık üzerinden bir kimlik çatışmasının ortaya çıktığını belirten Atay, bu süreçte dindar kimliğin ve kültürün halka en fazla seslenebilen unsuru olan tarikatların güçlendiğini söyledi. Atay, “Türkiye’de sosyo-ekonomik, kültürel, demografik değişim, sonuç olarak da psikolojik, ruhsal, manevi ihtiyaçlar, dünyada da solun çöküşüyle birlikte dine, muhafazakarlığa genel yönelim başladı. Bunun Türkiye’deki karşılığı tarikat ve cemaatlerin güçlenmesi oldu” diye konuştu.

“Müritler, müşteri oldu”

Atay, tarikatlar ve cemaatlerin güç kazanmasıyla birlikte ekonomik olarak daha fazla imkan elde etme çabasına girdiklerini belirtti: “Güçlenme sonuçta, ‘bir lokma, bir hırka’ anlayışındaki mütevazı tasavvuf, tarikat İslam’ının holdingleşmesine, müritlerin müşteri haline gelmesine yol açtı. Tarikat şeyhlerinin kanaatkarlığı telkin eden insanlar olmaktan çıkıp, zenginliğin, gücün, iktidarın simgesi olan insanlar haline geldiklerini gördük. Burada muazzam bir rant kavgası kendini gösterdi. Türkiye’de inşaata dayalı büyümenin sonucunda, bu müteahhit iktidarının bir parçası olarak tarikatlar da bundan nasiplerini aldı. Uluslararası hastane açan, vakıf adı altında adeta şirketleşen yapılar haline geldiler”.

Siyaset ve ticaretten uzak durma geleneği

Eski HDP Milletvekili Altan Tan da tarikat ve cemaatlerin bütün dinlerde olduğuna dikkat çekerek, “İslamiyet’te de tarikatların çıkışı, bir kurum haline gelişi Peygamber’den yaklaşık 150-200 sene sonra oldu. İki amaçları var; Kişileri Allah’a götürmek, yani Allah inancını, imanı, akideyi, Peygamber sevgisini insanların kalbine yerleştirmek. İkincisi iyi bir insan ortaya çıkarmak. Nefis terbiyesi dediğimiz, ahlaki normları yüksek, yalan söylemeyen, zinadan, içkiden, hırsızlıktan, insan öldürmekten uzak, terbiyeli, haddini bilir, hak ve hukuka uyan bir insan yaratmak” dedi.

Tan, tarikatların üç temel özelliğini de şu sözlerle anlattı: “Bir, siyasetten uzak kalırlar. İktidar mücadelesinden, hizipleşmeden, kavgadan uzak dururlar. İki, ticaretten uzak dururlar. Yani şahıs olarak ticaret yapmamaları anlamında değil, kurumsal olarak bir tarikat bu insanları ticarete alet etmez, bir ticari meta olarak göstermez. Üç, ahlaka, doğru davranmaya olabildiğince dikkat ederler. Bırakın tecavüz gibi çok sapkın şeyleri, her türlü gayri ahlaki, gayri insani davranıştan uzak dururlar. Tarihsel misyonları bu”.

“İktidarın ve devletin arka bahçesi durumuna geldiler”

Ancak tarikatların zamanla bir yozlaşma içine girdiğini söyleyen Tan, “Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerin de birkaç önemli zaafı var. Gereğinden fazla, siyasi kavganın içine girdiler. Şu an Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerin büyük bir kısmı iktidarın ve devletin arka bahçesi durumuna geldi. Siyasetle bu kadar iç içe olmalarından dolayı birçok tarikat ve cemaatte para, mal, servet edinme hırsı başladı” diye konuştu. Günümüzde cemaat ve tarikatlara katılımda hem dini inançların hem de dünyevi beklentilerin etkili olduğunu söyleyen Tan, “Şu an bu kadar yaygınlaşmalarının bir diğer sebebi iktidarla olan iç içe geçmeden dolayı mevki, makam elde etme, ticaret, ihale gibi işler. Bir çıkar sağlama odağı olduğundan dolayı bir teveccüh var. Ama bundan daha önemlisi tarih boyunca insanların bir inancın etrafında kümelenme, birilerine güvenme ihtiyacı var. Bu sosyal psikolojinin, siyaset psikolojisinin ve sosyolojinin alanın giriyor. Bu, Batı’da da böyle. İnsanların bir inanç ihtiyaçları var. Bu da en az çıkar beklentisi kadar etkili olan bir şey” dedi.

“Tarikatlarda yaşanan istismar vakaları pek çok muhafazakarı rahatsız ediyor”

Peki bazı tarikat ve dini cemaatlerde yaşanan tecavüz ve yolsuzluk gibi olaylar karşısında laik kesimden bu yapıların yasaklanması talebi yükselirken, yaşananlar dindar, muhafazakar kesimde yeterince tartışılıyor mu? Hidayet Şefkatli Tuksal, bu soruya şu cevabı verdi: “Laik kesimde bu yapılara dönük tepkiler daha çok ideolojik eksenlidir ve tarikatlarda yaşanan sorunlardan çok, bizzat tarikatların varlığına yönelik tepkilerdir. Bir kısım seküler insana göre bu gruplar dağıtılmalı, etkisizleştirilmeli ve tarikat yapılanmasına göz yumulmamalıdır. Ancak bu politika ülkemizde denenmiş ve tutmadığı ortaya çıkmıştır. Tarikatların muhafazakâr kesimlerde tartışılmadığı kanaati de bence yanlış, çünkü dindar kesim içinde tarikatlara karşı olan epey etkili gruplar vardır ve bu konuda epeyce şey yazılıp çizilmiş, tartışmalar yapılmıştır, hala da sürmektedir. İktibas camiası başta olmak üzere, Mealci denen gruplar, Selefîler vb. gruplar tarikatların faaliyetini ‘şirk’ olarak nitelendirmekte ve laiklerden daha çok karşı çıkmaktadırlar. Tarikatlarda yaşanan istismar vakaları ise pek çok muhafazakârı rahatsız etmekte, bu yapılara olan güveni azaltmaktadır”.

“Sessizliğin nedeni oy kaybetme korkusu”

Sosyal antropolog Atay, tarikat ve cemaatlerde yaşananlar karşısında İslami kesimdeki sessizliği oy kaybetme kaygısına bağladı: “Şu anda mevcut AKP iktidarının, tek adam iktidarının çok kırılgan bir noktada olduğunu biliyoruz. Aslında Tayyip Erdoğan’ın dindar, muhafazakar kesimde bu tarikatların liderlerinden de çok çok daha etkin bir figür olarak etkisi olduğunu söylemek mümkün. 2009’da Davos’taki ‘one minute’ çıkışından başlayarak, özellikle 2011’deki seçim sonrasında giderek yüzde 50’ye yakın oy almasıyla birlikte artık Tayyip Erdoğan’ın bir karizmatik figür olarak, Türkiye’de popüler dindar, muhafazakar katmanlar tarafından pratikte adeta bir ‘Emir-ül Müminin’ (Müminlerin lideri), bir halife, şeyhlerin şeyhi gibi görülmesi durumu da söz konusu. Özellikle darbe girişimi sonrası Gülen Cemaati’nin iyice kontrol altına alınmasıyla birlikte, buna bağlı olarak kontrol tamamen iktidarda, Erdoğan’da denebilir. Tarikatların bu açıdan ona çok fazla ses çıkartacak bir durumu yok”.

Bununla birlikte son yerel seçimlerin Erdoğan’ın dindar, muhafazakar kesimlerdeki desteğinin bile yavaş yavaş erimeye başladığını gösterdiğini söyleyen Atay, Gelecek ve DEVA Partileri’nin kurulmasıyla iktidarın daha da kırılgan hale geldiğini vurguladı: “Tarikat, cemaat oluşumlarının topluca, birlikte oy kullandıkları düşünülürse, kırılgan durumdaki iktidar onların kitlesel yönetimlerini çok hassas değerlendirmek durumunda. Böyle bir noktada tarikat, cemaat oluşumlarının ne İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik tepkilerine ses çıkarabiliyorlar ne Türkiye’deki LGBTİ kültür ve kimliğine karşı lanetlemelere, linç kampanyalarına ses çıkarabiliyorlar. Cinsel istismar konusundaki sessizliğin sebebi de odur”.

“Tarikatların miadı doldu”

Atay, tarikatlara ve cemaatlere yönelik bütün eleştirilerine rağmen kapatmanın bir çözüm olmayacağı görüşünde: “Kapatmak işe yaramaz, yaramamıştır. Üstelik şu aşamada da etkinlik itibariyle kapatılamayacak kadar büyük bir kitle söz konusudur. Kapatma basınca yol açar, daha farklı daha tehlikeli patlamalara yol açar. Aksine bu rezilliklerin bir şekilde açığa çıkması böylesi bir serbest hareket etmenin sonucudur. Tarikatların miadı doldu aslında. Yolun sonu göründüğü için bu tür dejenerasyon, deformasyon ve sapmalar kendini gösteriyor”.

“Dolayısıyla böyle bir süreçte kapatma çözüm olmaz. Çok daha vahim sonuçlara yol açar. Bunların yasaklanmasını istemek tarikatların ve o rezillikleri yapanların işine yarar. Yapılması gereken kapatma değil ama böylesi çirkinlikler, rezillikler, ahlaksızlıklar ortaya çıktığında bunların üzerine gidecek mekanizmaların, siyasi ve sivil toplum mekanizmalarının olması. Bu iktidardan bu beklenemez. Dolayısıyla iktidarın bu hareketsizliği, sessizliği onun sonunu daha çabuk getirecektir. Laik kesim, kendi siyasi organları partileri, sivil toplum kuruluşları açısından bunların kontrolü için, üstüne gidilmesi için, cezasız kalmaması için gerekli tavırları sergilemeli”.

“Kirlendiklerinden dolayı özeleştiri yapamıyorlar”

Altan Tan ise “laikçi” olarak tanımladığı grubun tarikat ve dini cemaatlerin özüne savaş açtığını belirterek, “Bunların özü doğruydu, meşruydu ama sapmalar, yozlaşmalar, yanlışlıklar oldu, bu kurumlar kendine çekidüzen versin, denetlensin demek yerine, topyekun bu kurumlara ve bu kurumların da ötesinde Peygamber’e, dine kadar giden bir tavır var. Öbür kesimde de bir savunma refleksi var. ‘Bunların derdi yanlışlıklarla, kötülüklerle değil, bizim dinimizin kendisiyle” diye düşünen, kısmen meşru görülebilecek bir savunma psikolojisi. Ancak bence daha önemli olan ikinci neden ise kendilerinin de bu kirlenmişlik içinde olmaları. Maalesef şu an bu çıkar yapısının içinde olmalarından dolayı, bir oranda kirlendiklerinden dolayı bir özeleştiri yapmıyorlar, yapamıyorlar” dedi.

İktidar-tarikat ilişkisi

Tuksal da tarikatlarla iktidar ilişkisine dair şunları söyledi: “Tek Partili yıllarda tarikatlara yönelik yasakların şiddetli bir şekilde uygulanmasına ve bu tür yapıların sıkı bir şekilde kontrol edilip kovuşturulmasına rağmen, tarikatlar varlıklarını devam ettirmiştir. Çok partili sisteme geçişle birlikte, tarikatlar birer oy deposu olmanın yanı sıra, kimi zaman çeşitli devlet güçleriyle gizli ittifaklar yapan ve işlevler üstlenen bir pozisyona da kavuşmuştur. Ancak AK Parti döneminde tarikatlar güçleri nispetinde birer koalisyon ortağı haline gelmiş görünmektedir. Demokratik bir devlette bu tür ittifaklar ve koalisyonlar normal karşılanabilir ancak, devlet eliyle sadece bu grupların güçlendirilmesi, bürokratik mekanizmaların bu gruplara tahsis edilmesi, ihale vb. işlerde bu grupların kayırılması demokrasinin ruhuna, kurallarına ve işleyişine aykırıdır. Vatandaşlar arasında ayrımcılık ve haksız rekabete sebep olan bu işleyiş, tarikatların gereğinden fazla güçlenmesiyle yeni sorun alanlarına gebe görünmektedir”.

“Sosyal medya platformları tarikat pratiklerinden daha cazip geliyor”

İktidar içindeki bazı unsurların da bu saatten sonra tarikatlardan bir şey olmayacağının farkında olduğunu kaydeden Atay ise, “Türkiye’de bugünün dindar, muhafazakar toplumunun bile tarikatların telkin ettiği içeriği, söylemi, pratiği çoktan aşmış bir noktada olduğunu; eğlencenin her şeyin üst ideolojisi olduğu sosyal medya çağında, artık sosyal medya platformlarının tarikat pratiklerinden, tekkeden daha cazip hale geldiği bir dünyada, bunlardan bir şey çıkmayacağını, bugünün insanına, seküler ve dindar, muhafazakar olanıyla bugünün Z kuşağına hitap etme imkanlarının kalmadığını, yetmediğini, çocukları doyuramadığını görüyorlar aslında”. Atay buna rağmen iktidarın günü kurtarmak derdinde olduğu için başını kuma gömerek idare etmeye çalıştığını savundu.

Atay, mevcut tarikat ve cemaatlerin bu biçimleriyle varlıklarını sürdüremeyeceğini de sözlerine ekledi: “İnanç ihtiyacı bitmeyecek. Yeryüzünün kaotik hali, belirsizlikler, yoksulluk, küresel iklim krizine bağlı olarak dünyanın geleceğinin kalmadığı düşüncesi sonucunda yeni tarz başka dini oluşumlar kendini gösterebilir. Ama bu geleneksel formlarıyla, halleriyle bugünkü yaygın cemaat ve tarikatların sönümleneceğini düşünüyorum”.

“Vicdanı olmayanın ahlakı olmaz”

Türkiye’deki kutuplaşma ortamının birçok sorunun sağlıklı biçimde tartışılmasını engellediğini vurgulayan Tan, “Maalesef şu an memleketin insafı ve vicdanı kayboldu. Toplumun derin aklı ve derin vicdanı ciddi bir yara aldı. Vicdanı olmayanın ahlakı da olmaz. Bu görev önce Müslümanlara düşüyor. Laikçiler ne derse desin, çıkıp ‘Bizde şu, şu, şu yanlışlıklar var, bunları düzeltmemiz lazım. Kendimize bir çekidüzen vermemiz lazım. Bu ahlaksızlıklara bir kılıf uydurmamamız lazım. Nerede bir ahlaksızlık, din dışı, İslam dışı tavır varsa, bunu önce bizim deşifre etmemiz, ifşa etmemiz lazım’ demeleri gerekiyor” diye konuştu.